Son 20 yıl içerisinde Türkiye’nin Suriye politikası hiçbir zaman düzenli olarak hidayete eremedi denirse çok da aşırı gidilmiş olmaz herhalde. 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın Suriye’ye sığınmasıyla gerilen ilişkiler o zaman ilk kez iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiş olsa da Türkiye’nin kararlı adımları sayesinde Abdullah Öcalan’ın Suriye’yi terketmesiyle gerginlik sona erecek, bu durum Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanmasına da ışık tutacaktı. Daha sonra Ak Parti iktidarının ilk bölümünde dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Suriye ile olan ilişkileri en üst düzeye çıkarmayı da başardı. Hatta Esad ve eşi Türkiye’de muhteşem bir şekilde ağırlanıp, tüm dünyaya da işbirliği mesajları verildi. Aynı tarihlerde Suriye ile hem ekonomik, hem siyasi, hem de kültürel ilişkiler en üst düzeye çıkarıldı. Aynı zamanda Irak’ın işgaline iki ülkenin birlikte hareket ederek aynı tarzda tepkiler vermeleri de uzun yıllar sürecek siyasal ortaklığın önemli bir adımı olarak görüldü.

Ancak daha sonra 2011 Mart ayında başlayan Suriye’deki rejim karşıtı gösteriler, Arap baharı olarak adlandırılan Mısır, Tunus ve Libya’daki gösteriler, o zamana kadar komşularıyla ve özellikle ortadoğudaki diğer Müslüman ülkelerle sıfır sorun politikası yolu izleyen Ak Parti’yi derin bir ikileme itti. Öyle ki Türkiye, bölgedeki en demokratik ve laik Müslüman ülke olarak, bölgedeki iktidarların değil de gösteriler yapan halkların yanında yer almaya ve halka karşı şiddet kullanan ve her geçen gün gelen ölüm haberlerinin ardından da özellikle Suriye’deki rejimi diktatör olarak adlandırmaya başladı. Esad ise kendilerine karşı terör eylemleri yapan muhaliflere karşı güç kullanmasının en doğal hakkı olduğunu, Türkiye’nin terörü destekleyenlerin yanında olduğunu ve Türkiye’nin iç meselelerine kesinlikle karışmaması gerektiğini belirtti. Erdoğan ise buna “Asıl Suriye bizim iç meselemiz” diyerek karşılık verdi. Ardından ise ülkede şiddet olaylarının gittikçe tırmanmasının ardından da Türkiye Suriye ile olan ilişkilerini kestiğini duyurdu.

Daha sonra işin içine İşid’in de katılması Suriye’nin hemen hemen her noktasında yerel savaşların yapılması işin iyice içinden çıkılmaz bir hale gale gelmesine neden oldu. Halk ise hem Suriye yönetiminin, hem İşid’in zulmünden kaçarak dalga dalga Türkiye’ye sığınmaya başladı. Son iki yılda iki milyona yakın Suriye’linin Türkiye’ye sığındığı ve bunun Türkiye’ye şu ana kadar 6 milyar doların üzerinde bir maliyet çıkardığından bahsediliyor. Bunun yanında Türkiye’den Suriye’de kime gittiği belli olmayan içleri silah dolu tırların durdurulup ifşa edilmesi, Suriye yönetiminin Türkiye’nin sürekli muhaliflere ve İşid’e silah yardımı yaptığını belirtmesi, Türkiye’nin ise o silahların Türkmenlere gittiğini söylemesi iki ülke arasındaki gerilimin bir türlü bitmemesine neden olmaya devam etti.

Şimdilerde ise Türkiye’nin güvenli bir tampon bölge oluşturmak için Suriye’ye gireceğinden bahsediliyor. Bazı kesimler bunun Suriye ile savaş anlamına geleceğini belirtseler de başbakan Davutoğlu Suriye’de kesinlikle bir maceraya girilmeyeceğini ancak sınırlarının güvenliğini de korumak zorunda olduğunu açıkladı. Son birkaç gündür ise Türk genelkurmayının karargahını Urfa’ya taşıması, sınıra sürekli asker takviyesi yapması, hatta dünden bu yana ise tank ve ağır silah sevkiyatı yapıldığın gözlenmesi, Türkiye’nin bunları güvenlik nedeniyle mi yoksa bir operasyon hazırlığı içerisinde olduğu için mi yaptığı sorusunu akla getiriyor. Ancak doğru ya da yanlış bir yönetimin halen iktidarda olduğu bir ülke topraklarına her ne sebeple olursa olsun girilmesi Suriye’nin toprak bütünlüğüne doğrudan bir müdahale anlamı taşır gibi gözüküyor. Olası bir savaşa da ne kadar hazırız, bu bize ne getirir ya da ne götürür sorumluların çok iyi hesaplamaları gerek.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here